Bir fincanın kırk yıllık isyanı

Avatar FİKRİ TÜRKEL6 ay ago31 min

Bir arkadaşım acı bir durumu paylaştı: Geçen hafta New York’ta bir kahve dükkanına giriyor. Bilirsiniz, şu Brooklyn’deki hipster mekanlarından. Duvarlarında Che Guevara posterleri, raflarında organik, fair-trade, single-origin kahveler… Menüye bakıyor: Ethiopian Yirgacheffe var, Jamaican Blue Mountain var, Colombian Supremo var. Hatta Vietnamese Egg Coffee bile var.

Peki Türk kahvesi?.. Yok…

Baristaya soruyor: “Turkish Coffee var mı?”

Gözlerini kısarak bakıyor. Sanki ona Osmanlıca bir şey sormuşum gibi. Sonra omuz silkerek: “Greek Coffee istiyorsan Astoria’ya git.”

İşte o an anlıyor ki, biz bu savaşı kaybediyoruz.

500 Yıllık Miras, 50 Yıllık İhmal

Bakın, ben nostaljik bir adam değilim. “Eski günler ne güzeldi” diye ağlayanlardan hiç olmadım. Ama bazı şeyler var ki, kaybettiğinizde farkına varıyorsunuz.

Türk kahvesi bunlardan biri.

2013 yılında UNESCO, Türk kahvesini Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’ne aldı. Dünyada bir içeceğe verilen ilkböyle bir onur bu. İtalyan espressosu değil, Japon çay seremonisi değil, Türk kahvesi.

5 Aralık, o günden beri Dünya Türk Kahvesi Günü.

Peki biz bu tarihi nasıl kutluyoruz?

Birkaç belediyenin organize ettiği etkinliklerle, sosyal medyada paylaşılan birkaç nostaljik fotoğrafla ve “bir fincanın kırk yıl hatırı vardır” klişesiyle…

Rakamlar Acı Kahve Gibi

Dün İHBİR ile Türk Tarımsal Diplomasi Grubu’nun düzenlediği “Türk Kahvesinin Küresel Markalaşma İstişare Toplantısına” katıldım. Orada duyduklarım beni derinden sarstı.

İHBİR Başkanı Kazım Tayci, rakamları paylaştığında salon sessizleşti: “Son 5 yılda 1 milyar 716 milyon dolarlık kahve ithal ettik. İhracatımız ise 206 milyon dolar.”

Yani biz, kahve üretmeyen bir ülke olarak, kahve işleyip satmaya çalışıyoruz. Ve bu işte bile açık veriyoruz.

Ama asıl acı olan rakam şu: Dünya kahve pazarı yılda 200-250 milyar dolar. Türkiye’nin payı? Yüzde birin bile altında.

Panele katılan gastronomi yazarı Osman Serim, çarpıcı bir karşılaştırma yaptı: “Dünyada her 40 fincan İtalyan kahvesine karşılık sadece 1 fincan Türk kahvesi içiliyor.”

Düşünün: İtalya’da tek bir kahve ağacı yok. Ama dünya kahve pazarının en büyük kazananı onlar. Markalaştılar, sistemleştirdiler, hikaye anlattılar.

Kendi Evimizde Bile Misafiriz

Size daha acı bir gerçek söyleyeyim. Türkiye’de kişi başı yıllık kahve tüketimi sadece 1.7 kilogram. Finlandiya’da bu rakam 12-14 kilo, Batı Avrupa’da 6 kilo, ABD’de 4.5 kilo. Ve bu 1.7 kilonun yüzde 40’ı İtalyan kahveleri.

Yani biz, kendi ülkemizde, kendi kahvemizle yarışı kaybediyoruz.

Starbucks’a gidin, genç bir Türk’e “Ne içersin?” diye sorun. Büyük ihtimalle “Caramel Macchiato” ya da “Flat White” diyecektir.

Türk kahvesi mi? “Telveli, dedemin içtiği şey” kategorisinde.

Bir Umut Işığı

Arzum’un Yönetim Kurulu Başkanı Murat Kolbaşı’nın anlattıkları beni umutlandırdı: “2002’de ilk elektrikli cezveyi, 2014’te doğrudan fincana servis yapan Okka’yı geliştirdik. 10 yılda 4 milyondan fazla makine sattık, 1 milyonu yurt dışına gitti.”

Kolbaşı haklı bir soru sordu: “Neden Türkiye’den çıkan bir marka Paris, Londra veya New York’ta pazar lideri olamıyor?”

Ve cevabını da verdi:

“Üretim eksiğimiz yok. Ama pazarlama ve soft powerkonusunda eksiklerimiz var.”

Tayland Bunu Nasıl Başardı?

Şimdi size bir başarı hikayesi anlatacağım. Tayland’ın hikayesi.

2002’de Tayland hükümeti “Global Thai Program”ı başlattı. Hedef basitti: Tayland mutfağını dünyaya tanıtmak.

Ne yaptılar?

Yurt dışında restoran açmak isteyenlere kredi verdiler. “Thai Select” diye bir sertifika sistemi kurdular. Kalite standartları belirlediler. Şeflere eğitim programları düzenlediler.

Sonuç mu?

Yurt dışındaki Tayland restoranları 5.500’den 17.500’e çıktı. Turizm yüzde 200 arttı. Turistlerin üçte biri “yemek için” seyahat ettiğini söylüyor.

Peki biz ne yapıyoruz? Hâlâ yurt dışındaki restoranlarımıza “Alberto” veya “Luigi” gibi İtalyan isimleri koyuyoruz.

Kore Dizileri, Japon Animeleri ve Biz

Güney Kore’nin “Jewel in the Palace” dizisini hatırlar mısınız? 91 ülkeye ihraç edildi. Ve o dizide ne vardı? Kore mutfağı, Kore yemekleri, Kore sofra kültürü.

Japonya ne yaptı? “La Grande Maison Tokyo” dizisiyle mutfağını pazarladı. Şimdi aynı yapımcı İstanbul versiyonunu çekecekmiş.

Peki biz?

Dizilerimiz 150’den fazla ülkede yayınlanıyor. Ama kaç tanesinde Türk kahvesi bir sahnenin merkezinde? Kaç tanesinde bir kahraman, önemli bir kararı Türk kahvesi içerken veriyor?

Panelde TURYİD temsilcisi Kaya Bey’in söylediği çok doğruydu: “Bir sahnede Türk kahvesi, bir sahnede Türk kahveli martini içilmeli. Bu, en etkili gastrodiplomasi yöntemidir.”

Sofranın Çözdüğü Krizler

Panelde bir akademisyen, gastrodiplomasi konusunda çarpıcı bir örnek verdi.

Obama döneminde ABD ile İran arasında nükleer kriz tırmanmış, görüşmeler tıkanmış. İran heyeti, Amerikalı mevkidaşlarını Washington’da bir İran lokantasına davet etmiş. Tek şart: “İş konuşulmayacak.”

O akşam yenen yemek, paylaşılan sofra sayesinde buzlar erimiş. Ertesi gün anlaşma sağlanmış.

Sofranın, siyasetin çözemediği düğümleri çözme gücü vardır.

Peki biz bu gücü nasıl kullanıyoruz? UNESCO’nun bize verdiği o muhteşem kartı nasıl oynuyoruz?

155 Yıllık Bir Markanın Derdi

Kurukahveci Mehmet Efendi’nin temsilcisi Tuncer Akgün, panelde önemli bir soru sordu: “Zaten potansiyeli olan pazarlara mı odaklanmalıyız, yoksa Türk kahvesi alışkanlığı hiç olmayan Avrupa ve Amerika’ya mı?”

Ve ekledi: “Bizim tek başımıza Avrupa’da bir Türk kahvesi kültürü oturtmaya nefesimiz yetmez. Bu ancak bir güç birliğiyle mümkün.”

İşte anahtar kelime: Güç birliği.

155 yıllık Kurukahveci Mehmet Efendi bile tek başına yapamayacağını söylüyorsa, bu işin devlet stratejisi gerektirdiği açık değil mi?

Fincan, Lokum, Cezve: Eksik Olan Ne?

Kütahya Porselen’in Başkanı Sema Güral Sürmeli’nin söyledikleri beni düşündürdü: “Biz yurt dışı tanıtımlarında sadece fincan satmıyoruz; yanında kahvesi, makinesi ve pişirme bilgisiyle bir set olarak sunuyoruz. Görsel hafıza çok önemli.”

Doğru. Türk kahvesi sadece bir içecek değil. Bir deneyim.

Ama bu deneyimi nasıl standartlaştıracağız?

Bir restoranda içtiğiniz kahve ile diğerindeki aynı değil. Suyun sıcaklığı, kahve oranı, fincanın yapısı… Her yerde farklı.

İtalyanlar espresso için Istituto Nazionale Espresso Italianokurmuşlar. Standartları var, sertifikaları var. Biz ne yaptık?

Otel Odalarındaki Devrim

Panelde duyduğum en heyecan verici proje şuydu: Tek bir makinede hem espresso hem Türk kahvesi yapabilen cihazlar geliştiriliyor.

Düşünsenize, Türkiye’ye gelen 65 milyon turist, otel odasında uyandığında tek tuşla Türk kahvesi içebilse… Sağa basıp espresso, sola basıp Türk kahvesi alabilse… Bu kadar basit bir şey, bu kadar güçlü bir tanıtım olabilir.

Ama bunu yapabilmek için sadece makine yetmez. Nespresso’nun başarısı sadece makinede değil, kurduğu dağıtım ağındaydı. Bize de bir ekosistem lazım.

Türk Kahvesini Kurtaran Makineler

“Eğer 2000’li yıllarda Türk sanayisi başarılı kahve makineleri üretip piyasaya sürmeseydi, bugün Türk kahvesi marjinal bir ürün olarak kalır, hatta yok olurdu. Türk kahvesini kurtaran, makinelerdir.

Bu çok önemli bir tespit.

Geleneksel cezve yöntemi romantik, evet. Ama modern insanın sabah aceleyle işe yetişirken 10 dakika cezve başında bekleyecek vakti yok.

İnovasyon, geleneği öldürmez. Geleneği yaşatır.

Arap Kahvesi Tehdidi

Bir de şu gerçeği görmezden gelmeyelim: 2015’te BAE, Suudi Arabistan, Umman ve Katar birlikte hareket ederek “Arap Kahvesi”ni UNESCO’ya tescil ettirdiler. 2022’de Suudi Arabistan “Suudi Kahvesi Yılı” ilan etti.

Dört ülke koalisyon halinde çalışırken, biz tek başımıza savunma yapıyoruz.

Üstelik Yunanistan da boş durmuyor. “Greek Coffee” adı altında, bizim mirasımızı sahipleniyor. Bu bir kültür savaşı. Ve biz bu savaşta geriliyoruz.

Müze Bile Yok

Bir katılımcının söylediği beni utandırdı: “Kosta Rika’da kahve plantasyonları ve müzeleri harika bir turizm kalemi. Kahvenin başkenti sayılabilecek İstanbul’da ise, turistlerin kahve seremonisini izleyebileceği, tarihini öğrenebileceği bir Türk Kahvesi Müzesi yok.”

Doğru.

500 yıllık bir geleneğimiz var. UNESCO tarafından tescillenmiş bir mirasımız var. Ama bir müzemiz yok.

Eminönü’nde, tam da Kurukahveci Mehmet Efendi’nin yanı başında, muhteşem bir Türk Kahvesi Müzesi açılsa… Turistler akın akın gelse… İçeride kahve hazırlanışını izleseler, tarihini öğrenseler, fal baktırsalar…

TİM Tarım Kurulu Başkanı’nın Çağrısı

Panelde TİM Tarım Kurulu Başkanı Melisa Toköz Mutlu’nun sözleri beni derinden etkiledi: “İnsanın kalbine giden yol midesinden geçer. Bu söz biz Türkler için bir yaşam biçimidir. Türk kahvesi, bir fincanın içindeki lezzetten çok daha fazlasıdır; hazırlanışı, sunumu ve sohbetiyle bir bağ kurma aracıdır.”

Ve Melisa Hanım noktayı koydu: “Bugüne kadar hep ürünün kendisine odaklandık ama artık hikayesine odaklanmalıyız. Gastronomi demek; turizm, porselen, makine sanayisi ve ihracat demektir.”

İşte mesele bu: Hikaye.

Ne Yapmalı?

İstişaredeki tartışmalardan ve araştırmalarımdan çıkardığım sonuçları sizinle paylaşmak istiyorum.

. Birincisi, bir koordinasyon merkezi şart. Tayland’ın “Global Thai Program”ı gibi, “Turkish Coffee Global” adında bir yapı kurulmalı. Ticaret, Kültür ve Dışişleri Bakanlıkları bir araya gelmeli.

. İkincisi, bir sertifikasyon sistemi lazım. “Türk Kahvesi Select” gibi bir program. Standartlar belirlenmeli, kalite güvencesi sağlanmalı.

. Üçüncüsü, yurt dışında kahve evi açmak isteyenlere destek verilmeli. Tayland bunu yaptı, biz neden yapmayalım?

. Dördüncüsü, dijital pazarlama. TikTok’ta #CezveChallenge, Instagram’da estetik sunumlar, YouTube’da belgeseller… Gen Z’ye ulaşmalıyız.

. Beşincisi, Türk dizileriyle entegrasyon. 150 ülkede yayınlanan dizilerimizde Türk kahvesi sahneleri olmalı. Bu bedava reklam.

5 Aralık’ı Dünyaya Kabul Ettirmek

Bir öneri de dikkatimi çekti: “5 Aralık Dünya Türk Kahvesi Günü’nü sadece kendi içimizde değil, Birleşmiş Milletler nezdinde resmi olarak kabul ettirmek için çalışmalıyız.”

Neden olmasın?

UNESCO zaten tescil etmiş. Şimdi sıra BM’de.

Hayal mi? Belki. Ama Tayland, Kore, Peru hayal kurarak başladı. Biz neden kurmayalım?

Son Yudum

Bu yazıyı yazarken yanımda bir fincan Türk kahvesi var. Telvesine bakıyorum. Falcı değilim ama şunu görüyorum: Ya bu işi ciddiye alacağız ya da 10 yıl sonra “Türk kahvesi neydi?” diye soracaklar.

Murat Kolbaşı’nın tespitinde haklı: “‘Turkish Delight’ ve ‘Turkish Coffee’ kendiliğinden oluşmuş markalarımız. Bu bir lütuf. Ama lütfu korumak da bir sorumluluk.”

Biz bu sorumluluğu yerine getirmiyoruz.

Türkiye, sağlık turizminde dünya markası oldu. Saç ekiminde lider olduk. THY ile havacılıkta zirveyiz. Dizilerimiz 150 ülkede.

Peki gastronomide neden olmasın?

Paneldeki uzmanın dediği gibi: “Türkler bu işi yapamaz algısını kırmalıyız.”

Bir fincanın kırk yıl hatırı var.

Ama o hatırı yaratmak için önce bir fincan ikram etmemiz gerekiyor.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

cafebusinesslogobeyaz-1

Magazine is an iconic design and visual news brand encompassing a venerated magazine, a website, one of the most well-respected online magazine petitions in the industry. Founded in 2017, Magazine seeks to build a dialogue about community by detailing the intersections of culture and society. Magazine focuses on a broad stroke of visual culture today, covering everything.

Etkinlikler

Aralık 2025
P S Ç P C C P
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031  

Newsletter

Cafe Business, 2025 © Bütün Hakları Saklıdır.